Güncel

Kuzenim Mehmet Gökçe Bilyay anısına

Kuzenim Mehmet Gökçe Bilyay anısına

Size bugün Mehmet Gökçe Bilyay’ı anlatacağım. Doğduğum günden beri hayatımda olan Gökçe abimi. 

2023 yılının 9 Eylül’ünde bir iş için gittiği Adana’da geçirdiği kalp krizi sonucu kaybettik Gökçe Bilyay’ı. Zaten onun gibi birisini ölüm bir proje için koşturmak dışında nerede yakalayabilirdi ki?

1992 yılında Erzincan depremiyle yerimizden, yurdumuzdan olunca İstanbul’un yolunu tutmuştuk ailecek. Bilyay ailesi bir oğlu, bir kızı olan mütevazı bir aileydi. İstanbul’a taşındığımızda onlardan başka yakınımız yoktu. Önceleri her gün geldiler, sonra iki günde bir, yavaş yavaş bizi İstanbul’a alıştırdılar. Öyle güze, itina ile, titizlikle bize kol kanat gerdiler ki koca İstanbul’da hiç zorluk çekmedik. 

Çok akıllı çocuklardı Gökçe ve Seda. Bizim rol modellerimizdi ikisi de öğrenciyken. İkisi de Robert kolejde okumuş, sonrasında ikisi de Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitim almıştı. Çocukluğumda hatırlıyorum Gökçe abim inanılmaz sosyal bir gençti. Nereye, hangi ortama girerse girsin oranın lideri oydu. Doğal bir liderlik yeteneği vardı, hiç zorlamasına gerek yoktu. Mesela onun bir ortamda kendini övdüğünü, başarısını ya da becerisini anlattığını hiç mi hiç hatırlamam. Öne çıkmaya çalışmazdı, öne çıkardı. 

Lisedeyken basketbol oynadığını hatırlıyorum. Bir de kıyafetlerini çok ama çok temiz kullandığını. Nereden hatırlıyorsun derseniz benim bütün çocukluğum ve gençliğim Gökçe abimin sözümona eskimiş kıyafetleriyle geçti. Sözümona diyorum, çünkü hepsi tiril tiril, pırıl pırıl kıyafetler oluyordu. 

Şimdi düşününce, mutlaka yırtılan, eskiyen, yıpranan şeyleri de oluyordu ama öyle güzel insanlardı ki bize en güzellerini, neredeyse hiç giyilmemişleri gönderiyorlardı. 

Biz depremzede olduğumuz halde babam eli çok bereketli bir insandı. Bize hiçbir zaman yoksunluk hissettirmedi. Hatta tam tersi babam çok parası yokken bile hep zengin bir adam gibiydi, duruşu, havası hep öyleydi. Ama buna rağmen Gökçe abimin eskilerini giymek hiç de gocundurmazdı. Belki de o zamanlar bu çok doğal bir şeydi, farklı şehirlerdeki akrabalar arasında görünmez, adı konulmadık bir network vardı. Kimin kıyafetinin kime gideceği belliydi. Görünmez eşleştirmeler sonucu Gökçe abime ben düşmüştüm belki de. 

Bir kez olsun, tekrarlıyorum, bir kez olsun, şu üstündeki de benimdi lafını duymadım. Bir kez olsun hiçbir şey için teşekkür beklemediler aile olarak. Bir kez olsun mahcup etmediler. 

Gökçe abim güzel okullarda okuduktan sonra babasının işletmesini büyütüp fabrikaya dönüştürmeyi düşündü. Ama olmadı. O dönemleri çok net hatırlamamakla birlikte babasıyla anlaşmasının pek mümkün olamayacağını anladıklarını anımsarım. Derken Gökçe Bilyay’ın Procter & Gamble günleri başladı. Profesyonel yöneticiliğe ilk adım. 

Adını bilmediğimiz bir yerden söz ediyordu, ofisi oradaymış. Kozyatağı’nda bir plaza.

Yine beni çok duygulandıran bir detay. Sık sık bize elinde kolilerle gelirdi. Procter & Gamble’ın diş macunu, şampuan ve duş jeli gibi ürünlerinden oluşan bir paket. 27 yıl olmuş neredeyse ama o koliyi öyle net hatırlıyorum ki. 

Düşünün, iş hayatına giren parlak bir genç yönetici, kurtlar sofrasında kendine yer bulmaya çalışıyor. Hırslı, heyecanlı. Aklı fikri işinde, bizi düşünmek de neyin nesi? Evine götürse tamam da kendinden küçük kuzenlerine, teyzesine eli dolu kolilerle gitmek nereden geliyordu acaba aklına? 

Tekrar hatırlatayım. Depremzedeydik ama şanslıydık, İstanbul’a gelmiştik, babam birikmişiyle bir ev dahi satın almıştı. Yani kiracı bile değildik. Ama düşünmesindeki incelik bile muhteşemdi. 

Derken ben üniversiteye hazırlanmaya başladım. Gökçe abimin, Seda ablamın tüm eski kaynak kitapları, soru bankalarını teyzem ve eniştem arabaya doldurmuş, getirmişti. 

Teyzem öyle çok okumuş biri olmadığı halde yaşam kültürü çok yüksek bir kadındı. İki çocuğunu da o kadar güzel okutmuştu ki, artık sıra bize gelmişti. Teyzemin ve Seda ablamın bana ders anlattığı o kadar çok an var ki gözümde. Onların çok büyük desteğiyle kazanmıştım üniversiteyi. 

İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini kazandığımda Gökçe Bilyay da Gelgit Teknoloji isimli bir şirkette yönetici olarak göreve başlamıştı. O zaman ortaklar mıydı yoksa profesyonel miydi bilemiyorum ama zamanla ortağı olacak olan Emir Nil ve Aydın Pirinçcioğlu teknik adamlardı, Gökçe Bilyay şirketin CEO’su olarak müthiş bir dinamizm kaynağıydı. Bütün müşterilerle görüşür, ekibi motive eder, projelere liderlik ederdi.

O sıralar benim de küçük yaştan beri internet sitesi yapma çalışmalarımdan da haberdar olmalıydı ki “Bizim şirkete gel, orada bir şeyler öğrenirsin” diye hayatımı değiştirecek teklifi yaptı. 

Mecidiyeköy Ortaklar Caddesinin girişindeki o apartmana ilk gittiğim günü hiç unutamam. Gökçe Bilyay, yanında iki genç yazılımcı ile (biri Taner Dündar, biri de Alper Adatoz) EVO isminde bir işletmeye (düşünün 2000’lerin başı) garsonsuz sipariş, masayla bütünleşik dijital menü gibi bir proje tasarlıyorlardı. 


Bana “Sen otur, dinle” demişti ama o kadar teknik, o kadar da İngilizce ile karışık bir konuşma olmuştu ki ben hiçbir şey anlamamıştım. “Allah’ım ben buraya adapte olabilecek miyim?” diye düşünüyordum içten içe. 

Orada beni Jr. Developer olarak işe aldı. Robert Kolejli de olsa, Boğaziçili de olsa “köylüsünü işe alma” genine karşı koyamayacak bir anadolu çocuğu tarafı da vardı demek ki. 

Ama ilginçtir, şirkette en çok fırçayı ben yedim. Kayırılmak şöyle dursun, kuzeni olduğum için daha da fazla ezildiğimi düşünüyordum. Bugün o zaman öyle yaptıkları için minnettarım, çünkü yapmaya çalıştığı şeyi bugün çok daha iyi anlıyorum. 

Kuzenimdi, ilk patronumdu. 

İnanılmaz zeki bir adamdı. Gereğinden uzun cümleye, hele hele saçmalamaya hiç mi hiç tahammülü yoktu. Mazeretlerden nefret ederdi ve bir gün olsun bir mazereti kabul edilebilir bulduğuna şahit olmadım. Ondan mazeret üretmemeyi, üretsem de hiçbir halta yaramadığını öğrendim. Çünkü mazeret cümlesine başladığınızda bakışları öyle bir hal alırdı ki siz o cümleye girdiğinize, gireceğinize pişman olurdunuz. 

Karşısındaki saçmaladığında ya da lafı çok uzattığında boşluğa bakarak kafasını sağa sola sallardı. Bu “Cevabın hazır ama lafının bitmesini bekliyorum, bittiğinde yapıştıracağım ve kendine gelemeyeceksin” deme şekliydi onun. 

Aslında o kafa sallayışta bir sonraki cümlesi yoktu sadece, üç dört sonraki diyalog bile kafasında hazırdı. Zehir gibi çalışırdı kafası. Bu konuda hayatımda gördüğüm en pratik, en zeki, en hızlı düşünen insanlardandı. 

Çok hırslıydı, çok tutkuluydu o yıllarda. Başarmak zorundaydı çünkü o şampiyonlar liginde oynayacak kapasitede bir adamdı. Ve onun bulunduğu ligdeki neredeyse herkesin aileden çok büyük servetleri vardı. Gökçe Bilyay ise orta halli bir ailenin bütün imkanlarıyla güzel okuttuğu ve verebileceğinin maksimumunu verdiği bir gençti. Yani kendinden, zekasından, aldığı eğitimden başka sermayesi yoktu. Ve işin ilginç yanı bununla ilgili hiçbir kompleksi de yoktu. Bir kere bile kendinden daha varlıklı insanlar karşısında ezildiğini, ezildiğini hissettiğini bile görmedim, duymadım, hissetmedim. 

Doğal bir özgüven, doğuştan bir liderlik vardı onda. Kimse ondan daha üstün ya da daha aşağı değildi. Kimse ondan daha zeki ya da daha aptal değildi. Masaya böyle düşünerek otururdu.

Onunla 2 yıl çalıştım. O iki yılda çok şey öğrenmiştim. Gökçe Bilyay’a, Emir Nil’e, Tolga Şeremet’e, Alper Adatoz’a, Taner Dündar’a ve Gelgit Teknoloji’deki herkese çok ama çok minnettardım. O günden bugüne kadar yaptığım her şeyde orada öğrendiğim bir şeyler mutlaka vardı. 

Sonrasında bir dönem uzaklaştık Gökçe abimle. Ben Desnet’te bir mücadeleye girişmiştim. Ama hiç kopmadık. Gökçe abimi ara sıra ofisinde ziyarete gitmeye devam ettim. Biraz mesafe girmişti aramıza sanki, adını koyamadığım. 

Son yıllarda ise bambaşka bir olgunluk çağına girmişti ilişkimiz. Artık iki arkadaş gibi arada sırada yazışıp konuşuyorduk. 

Tarım teknolojileri işine girdiğini heyecanla anlattı. O iş vesilesiyle sosyal medyayı biraz daha aktif kullanmaya başlamış, beni orada aktif görmek de Gökçe abimi şaşırtmıştı. Gazetelerde yazdığımdan bu vesileyle haberdar olmuştu. 

“Paşam benimle de yap bir röportaj” diye takılırdı bana. “Bu tarım işini sana anlatmam lazım, senin de insanlara anlatman lazım, konu çok ilginç yerlere gidiyor” diyordu son görüşmelerimizde.

İnsan birini kaybettiğinde aslında kendine üzülür. O kaybettiğiyle yaşadığı kötü şeylere ya da yaşayamadığı iyi şeylere. Ben ikisine de üzülmedim. Çünkü güzel şeyleri çokça paylaştık. Kötü bir şey ise hiç yaşamadık. 

47 yaşında kaybettiğimize elbette çok üzgünüm. Ama böyle bir insanın 39 yıl (kendi yaşım kadar) kuzeni olmak benim için mutluluk. Çok genç yaşta kaybettik ama kısa ömrüne o kadar çok sayıda başarıyı ve azmi sığdırdı ki, öylesine güzel bir iz bıraktı ki insanlar cenazede cami avlusuna sığmadılar. 

Tezcanlıydı, hızlıydı, ataktı, bu dünyaya da öyle geldi ve öyle gitti, hızlıca yapacaklarını yaptı, erkenden vedasını yaptı.

Annemin o ilk telefonu hala kulaklarımda “Ömer, Gökçe abin.. ” diyen. Ve o anda ne kadar inandı ve kabullendi isem şu anda da aşağı yukarı aynı noktadayım. 

Asil bir ruh, sert ama mert bir adam ebedi aleme göç etti. 

Başımız sağ olsun.

Not: Gökçe abi, bana “Şu tarım işimizi bir ara yaz” demiştin. Seni yazacaktım ama böyle değil, böyle değil, böyle değil..