İş ve Ekonomi

Battı zannettiğim iş nasıl tersine döndü

Yıllar önceydi. 10 seneden fazlası var, eksiği yok. Kendi alanında çok büyük ve çok hızlı büyüyen bir kozmetik şirketi, –adına X kozmetik diyelim– saha satışa başlayacağı için el terminali ve mobil yazıcılar alacak. Mobil yazıcı tarafında çok iddialıyız zira babam bu işin piri, Türkiye’deki en iyi üretici. El Terminali tarafına da çok iyi hazırlandık.

Çok yüksek adetler söz konusuydu. Alırsak Desnet için tarihi bir iş, bir dönüm noktası olacak.

Tekliflerimizi verdik, ürünlerimizi demo olarak gönderdik, testlerini yaptılar, en çok bizim ürünlerimiz beğenildi. Çok mutluyduk. Akşamüstü siparişi beklerken “Mesai bitti, yarına kaldı” dediler. Sorun yoktu, evde de keyfimiz yerindeydi.

Ertesi sabah mesaiye başladığımızda şok edici bir haber geldi. Gece yarısı operasyonuyla sektörümüzden büyük bir şirketin sahibi olaya müdahale etmiş, birtakım ayak oyunlarıyla gece yarısı ürünlerini dayatmış. Gayriahlaki birtakım alışverişler gerçekleşmiş ve ürünlerini satmış.

Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Şimdilerde iş kaybetmeyi çok doğal karşılıyorum, zira biz onları değil de onlar bizi kaybetti gözüyle bakıyorum ama bugün bunu düşünmek kolay. Zor zamanda, yok zamanda üzülmemek mümkün mü?

Unuttuk işi bir süre sonra, arkamızda bıraktık. Gel zaman git zaman biz El Terminali ve barkod yazıcı ürünlerinde ikinci el pazarını oluşturduk. Yeni bir satış kanalıydı. Sıfırın yanında artık ikinci el de satıyorduk. Doğal olarak ikinci el de alıyorduk.

Bir gün bir telefon geldi. Bir depo dolusu el terminali ve barkod yazıcıları satmak istiyorlarmış. Atladık gittik. Yüksek adetlerde el terminali, yüksek adetlerde barkod yazıcı. Teklifimizi verdik. Bir an önce depoyu boşaltmak istiyorlarmış, o nedenle hiç pazarlık etmeden verdiler.

Adetler çok yüksek olduğundan yüklü bir meblağı o ürünlere bağlamamak adına birim fiyatları düşük tutmuştum oysa. Biraz da pazarlık payı bırakmıştım ama gerek kalmamıştı.

Neyse, ürünler alındı, depomuza geldi. Depoya ilk gelişte, hele bir de böyle yüklü bir işte bütün şirket başına geçer şöyle bir bakarız. Aynı Amerikan kanallarındaki “Depo Savaşları” gibi. Herkes birer ürün alır, onu kurcalar. “Vay, şu özelliği de varmış, oo yedek batarya da varmış”. Kendimizi iyi hissettirecek birtakım doneler bulmaya çalışırız. Ben biraz bakıp bilgisayarımın başına geçtim.

Arkamdan teknik servis müdürüm hem şaşkın, hem gülümseyerek “müsait misiniz” dedi. Buyur ettim. “Bu ürünler kiminmiş biliyor musunuz?” dedi. Meraklandım. Ne fark edecekti ki kimin olduğu, ama bir gariplik olduğu kesindi.

“X Kozmetik’in ürünleriymiş bunlar” dedi. Zihnim öylesine derin bir yerlere hapsetmiş ki ilk anda hatırlayamadım firmayı. Sevdiğim bir özelliğimdir bu, unutmak istediğim işleri gerçekten de unutturur bana zihnim. Hatırlayınca gözlerim büyüdü. Ama dahası vardı.

Malı aldıkları firmaya verdikleri çekleri ödememişler, bir seneden fazla sürmüş ödemeleri, para pul olmuş. Mahkemelik olmuşlar. Zaten sonra da firma iflasını vermiş. Bu aldığı ürünleri de neredeyse hiç kullanamamışlar.

Osmanlı döneminde pek sevilmeyen bir devlet adamı olduğu anlatılan Mehmed Said Halet Efendi öldüğü zaman) Arîf Paşa tarafından yazıldığı söylenen beyit geldi aklıma: “Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur, yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr. (Şimdi kabir ahalisi dayansın ona)”

İş bize gelmesin diye gece yarısı operasyonları çeken, her türlü dalavereyi kendisine yakıştıran firma bizden işi gerçekten de almıştı, bize huzur vermemişti ama kendi de huzur bulamamıştı. Sadece kendisi değil, ona uyan, ticari ahlakları bir olan müşteri de huzur bulmamıştı.

Gelen ürünler çok kısmetli gelmişti. İşi bize hakkıyla teslim etselerdi kazanacağımızın birkaç misli para kazandırdı. Bir miktarını kiraladık, tekrar tekrar kazandırdı.

Bu hikayeyi algılamam, okumam zaman aldı elbette, yaşarken anlamıyorsunuz, demlenmesi, her şeyin yerli yerine oturması gerekiyor.

Genç girişimci, ticaret ehli dostların aceleciliğini görüyorum bazen. Bir yılda, iki yılda sonuca varma isteği duyuyorlar. Bir şeyler öğrendiysem dostlar, olumsuz gelişmelerde takılıp kalmamak. Hızlıca düştüğün yerden kalkıp şöyle bir dizlerdeki tozu süpürüp tekrar yola düşmek gerekiyor.

Saplantı haline getirmek, işi kaybetmekten çok daha büyük zarar doğuruyor.

Belki sıkılmış, daralmış, bunalmış, yakın zamanda olumsuz görünen haberler almış dostlar vardır, onlara ferahlık getirsin, yeniden yola düşecek motivasyonu versin diye anlatmak istedim bu hikayeyi.

Şimdi gelelim bu hikayeden çıkardığım derslere:

  • Başarı ya da başarısızlık yoktur. Sadece o gün için başarı gibi görünenler ve başarısızlık gibi görünenler vardır. Neyin başarı, neyin başarısızlık olduğunu zaman belirler.
  • Elinden geleni yaptıysan hiçbir sonuca çok üzülme ve çok sevinme. Çok üzülürsün, terse döner, üzüldüğün yanına kalır. Çok sevinirsin, terse döner, sevincin kursağında kalır.
  • Yanlış yolu seçip önüne geçenler senin öğretmenin olamaz. Onlar kazanıp senin kaybetmen onların yaptığının doğru olduğunu göstermez. Anlık değerlendirmelerden kaçın. Doğru yolu terk etme.
  • Sonuçlara takılma, kafayı takma, geçmişle yaşama, sonuç olumlu da, olumsuz da ileriye bak. Geçmişin başarılarıyla yaşama, geçmişin başarısızlıklarına takılma.